5 Kasım 2013 Salı

Sevgi kalıntıları

İnsanın en saf anı en kırgın olduğu anlardı. Ben hem kırgın hem de saftım. Tam zamanına denk getirmişti yani. 
Eksiktim en çok da muhtaç. Sevgiye açtım ben belki de susamış. Ama istiyordum.
İlk defa sevildiğimi hissetirmişti, ben sevmesem de olurdu. Sevmek kötüydü zaten, karşılığı olmuyordu hiç bir zaman. Sevilirken kıymet bilmek lazımdı. 
Bilmek ne kelime oturdum bir de sevdim baştan sona. En çok da en avunduğum en kıyamadığım kirpiklerini sevdim; marifetmiş gibi.
Dedim ya sevgi karşılıksızdı, o sevemedi benden sonra. Belki de sevmişti; o herkesi severdi zaten, marifet değildi onun için. Benim lügatım da sevgi farklıydı belki de sözlüklerimiz uyuşmadı.
Sevildiğimi sanarak aylarımı harcadım. Sonra o söylemese de hayat acı gerçeği vurmuştu yüzüme. Sevginin bittiği devirdeydik. Ağır gelmişti.
Küçücüktüm ama kimse düşünmemişti omuzlarımda ne kadar yük taşıyabileceğimi. Kirpiklerimden ne kadar yaş akıtabileceğimi de umursamamışlardı. Güçlüsün sen demekten başka bir şey yapmayan insanlar hiç sormuyordu nereye kadar diye.
Sormasınlar. Söylüyorum işte buraya kadar.
Herkes bilirdi ne çok sevdiğimi. Gerçi düşündüm de onlar da bilemez. Sevginin bittiği devirdeyiz, onlar yaşayamazlar... 
Akan yaşlar öyle ağırdı ki, düştüğü yeri bin parçaya ayırabilecek gibiydi. Birinin omzuna düşebilseydi eğer anlarlardı belki. Ama hep avuç içlerime akıp parmaklarımla silindiler. Peçete uzatan da yoktu zaten.Düşen bir damla; avuçlarımı paramparça etmeye yetecek kadarken onlara yetmedi, hıçkırıklara boğdular. Avuçlarım da yetmez oldu.
İnsan olamamışlara acizlikti ağlayışlarım. Oysa anlayamadılar sevgi getirmiştim devirlerine. Bir parça da olsa sevgi kalıntıları döküyordum yer yüzüne. 
En acizleri de o'ydu. Alışmak değil anlaşılmaktı niyetim. Bir gün bir masal anlattı bana, oysa bakıyorum da her günü bir masalmış. Nasıl sevdiysem dudağından akan zehirleri göremeyecek kadar kör olmuştum. İlk kez sevgiyi tatmıştım lakin mutlu olduğum tek bir günü anımsayamam. Her günüm ağlayışlarla, yalvarışlarla geçiyor dualara sığınıyordum. Sevmenin neresi güzeldi? Belki de yanlış insandı ama ilkti. O iliklerime kadar ilkliğini işlerken tırnaklarıyla kazımıştı sonumu. İlk ve sondu işte. Bir daha nasıl sevmemi bekleyebilirlerdi? İlk seferinde sonumu yazan sevgiydi, güvenebilir miydim bir daha. Ben sevgiye kanamam artık o da beni kanatamaz. Sevemem ben sevgi kötü, sevgi acı. Mutluluğa dair hiç bir şey yok artık. Masallar(ın)da kaldı.


"en acılarını tatmaktı ümit etmek, en acı çığlıkları duymaktı hayal etmek. sonra sen; önce en tatlı ardından; en ümit, en hayal."

1 Kasım 2013 Cuma

Boşversene mandalinayı

Yazasım bile gelmiyordu artık. Belki de yazamıyor, yazdığımı sanıyordum bunca zaman. İnsanlar ne düşünür diye yazmaktan bile çekinen, ismini gizleyendim. Ne kadar da saçmaydı, yazmak yasadışımıydı sanki. Hayallerimin peşinden koşmaktan yorulmuş olandım ben. Ne kadar koşsam da ulaşamıyor sonunda da pes ediyordum.

Belki de korkularımdı beni durduran. İnsan her şeyden önce kendine güvenmeliydi. O da yoktu ben de.
Kendimden çok insanlara güvenmeyi tercih etmiştim; onlar da gidince güvenebileceğim soyut şeyler kaldı, onlar da bana güvenemedi. 

Sadece yazmaya ara vermemiştim. Her şey veda etme isteği uyandırmıştı ben de. Yaşama da ara vermiştim -nefes alıp vermek dışında- Oysa yaşamdan ne istiyordum böyle boynunu sıkıp beni kurtar diye bağırmak istercesine. Öfkeliydim. Hiç sarıp sarmalamamıştı, küçücük bir kızın içinde yangınlar çıkartmaktan başka hiç bir işe yaramamıştı. 

Kaşınan yarayı kanatana kadar kaşıyor, sonra da acısını çekiyordum. Çekmesine çekiyordum ama o yara hiç kapanmıyor, kapansa da yerine yenileri açılıyordu. 
Başımı öne eğerek yürürdüm, acizlikten değil karıncıları ezme korkusundan. Anlayamadılar. Oysa mandalinanın kabuğunun rengi daha güzeldi içinden; ama kabuğunu yemezdim. Onlar kabukların meraklısıydı boşversene mandalinayı! Kabuğunun rengi ne kadar da güzel. 
**
Sıkıldım ben, kalkın gidelim artık yeterince çekmedik mi? Birileri Tanrı'ya söylemeli bu oyunun çok banelleştiğini. Doğmasın güneş o da çok gözümü yormaya başladı. Yıldızları da istemiyorum eskisi gibi parlak değiller. Ay'da çok ürkütücü olmaya başladı. Üflenecek ne varsa üflesinler hadi daha ne bekliyorlar hesaplaşılacak çok şey olmalı! 
Neyse yine duymuyor sesimi, meşgul olmalı. Oysa dinlemeliydi beni söyleyecek o kadar çok şeyim varken.

13 Ekim 2013 Pazar

Doğumdan doğum gününe

Ben en çok bugün yalnızdım. Her gün öyleydi lakin bugün daha bir ağır basmıştı. Ağır basmak ne kelime oturmuştu sanki içime. Neyse siz de geçin şöyle oturun ben anlatayım.

(onikiekimbilmemkaç)
Hava da bir hüzün vardı, her sonbahar gibi. Bu sefer ki biraz farklıydı, iç acıtan cinsten.

Klima yüzünden zaatüre olmuştu kadın. Bu yüzden erken doğum yapılacaktı. Üç gün öncesinden hastahaneye yatırıldı. Zor bir doğum olacağı belliydi. Gece saat 03:00 sularında yarın doğuma alınacağı haber verilmişti. Heyecan ne kelime! Gözde yaş durmuyordu, mutluluktan.

Vakit geldi, doğumhanenin yolu gözüktü. Kapılar açıldı. Olacaklardan habersizce girdi karnı burnunda kadın içeriye. Sabırsızdı içerideki, duramamıştı bir ay daha. Çıkabilmek için can atmıştı sanki; anne karnından daha da karanlık bu dünyaya gözlerini açabilmek için.

Erken doğum olduğu için epidurel yapılacaklı lakin kadın zaatüreydi, narkoz verilemezdi. Uyutmadan yapılacaktı. Sorgulamadı kadın. Canlı canlı kesilirken karnı, yine sustu. Başarılı bir doğum olmamıştı. Olamamıştı.

Baba olma aşkıyla yanıp tutuşan bir adama sorulabilecek en kötü soru sorulmuştu. ‘Eşiniz mi? Çocuk mu?’. Ne cevap vermeliydi, donakalmıştı. Yıllarca akmamış bir damla yaş süzüldü gözünden. Ardından yılların birikintisi. O koca adam yıkılmıştı. Dev gibi adamı bile bir çırpıda yıkmayı başarmıştı hayat. Yıkılmak ne kelime! Diz çökmüştü. Yalvarır gözlerle bakıyordu etrafa. Onlar ise cevap bekleyen gözlerle…
Mucize olmasının tam zamanıydı. Bekleme yerindekiler dualara sığınmıştı. Hepsinin içi kan ağlıyordu. Gözleri de öyle.

Mucize bebek sapasağlam gelmişti dünyaya. Sevinç çığlıkları yükseliyordu. Ne güzel bir mutluluktu o. Herkes birbirine sarılarak sevinç gözyaşlarına boğulmuştu, tekrardan. Lakin erken bir sevinçti. Gecenin ayazında en ıssız saatinde yürekleri dağlamayı başarmıştı yine ‘mucize bebek’. Promotarax geçirmişti, milyonda bir olurmuş. Hava yapmış ciğerini delip diren taktılar. Ardından yoğun bakım. Üç gün boyunca konsültasyon yapılmıştı.

Kadın olanlardan bir haber ateşler içerisinde yatıyordu. Bebeğini doğurduktan sonra kucağına alma sevincini yaşamamıştı ne yazık ki. Doğurup doğuramadığını bile anlayamıştı. Herkesin bebeği kucağındayken onun ki yoğun bakımdaydı. Bir yudum yüzünü gösterin diye yalvarmaktan bitap düşmüştü. Kimse bir şey söylemiyordu. Direni çıkartmaya karar verdiklerinde artık kadına söyleme vakti gelmişti. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar çaresizdi kadın’Ölmeden yüzünü göreyim o zaman’ diye haykırmaya başladı.
Aile büyükleri karşı çıkmıştı. Görürse hiç unutamaz diye korkmuşlardı. Daha da çaresiz kalmıştı kadın. Etinden et kopuyordu. Eşinden tek bir isteği vardı artık. ‘Eğer kızımız ölür ise odasını tamamen yok et, eve geldiğimde görmeye dayanamam’ demişti.

Dördünci günün sonunda diren çıkarıldı. Acı haber tekrar gözü yaşlı adama doğru gidiyordu. ‘Ya yaşayacak ya da ölecek’ denmişti bu sefer. Adamın bardağı taşmıştı artık. ‘Yaşayacak başka yolu yok!’ diye haykırıyordu. Ne fayda…

Minicik elleriyle hayata tutunmayı başarmış, sımsıkı sarılmıştı kollarıyla. Şimdi sıra kadındaydı, yoğun bakıma girip çocuğunu görecekti. İçeride ağlarsa bir daha sokmayacaklarını söylemişlerdi. Heyecandan titrer vaziyette ürkek adımlarla girdi içeriye. Usulca, ağlayan bebeğine sokuldu. Minicik parmaklarını tutarak ‘annecim ben geldim bak yanındayım’ dedi. Ağlamayı kesti bebek. Sonunda o güçlü kadınla tanışmıştı. Yalnız değildi annesi vardı tam karşısında. Bebek ağlamayı kesti. Kadınınsa gözyaşları hep içine akıyordu. Ağlarsa bir daha sokmayacaklardı. Göze alabilirmiydi?

Ölmeyecekti o artık benim kızım diyordu. Yoğun bakımdan çıktığı anda yığıldı yerlere ve günlerin patlamasını yaşadı. Hıçkıra hıçkıra ağladı.

On beş gün yoğun bakımın ardından eviyle tanışacaktı bebek. Zor günler bitmemiş daha yeni başlıyordu. Nefesi yorulmasın diye hiç ağlamaması gerekiyordu. Gece gündüz uyuyamaz oldu kadın. Uyuduğundaysa ona bir şey olacak korkusuyla yatağından kabuslar eşliğinde sıçrayıp uyanıyordu.

(onikiekimikibinonüç)
Öyle böyle derken yaşamdan hiç kopmadı. Ve artık büyümüştü. Ağlamasın diye kimse uykusuz kalmıyor; kimileri de ağlasın diye çabalıyordu. Nefesi yorulmak ne kelime! Nefesi kesiliyordu sanki.


Yaşamıştı işte. Yaşamak denirse. Doğumundan belliydi sanki. Taa o zaman bile anlamıştı hayatın ne denli kötü olduğunu. Git geller yaşamıştı. Lakin ne gidebilmiş ne gelebilmişti. Böyleydi işte her doğum günü ayrı bir hüzündü. Sanki her sene aynı acıları çekiyor gibiydi. O  küvezin içinde tek başınaymış gibi yapayalnızdı. Çıkmak istiyordu biri gelsin kollarını açsın diye bekliyordu, ama nafileydi. 
Yaşamla ölüm arasında verdiği savaş bunun içindi. Yaşarken ölmeyi tercih etmişti.

10 Ekim 2013 Perşembe

Huzuru ten de değil ruhta aramalı insan.

Ruh birleşmeliydi önce. Ruhsuz hiçbir şey olmamalıydı. Ten sonrasıydı, bir yolunu bulurdu o. Lakin daha bencilceydi, ruhsuzların işiydi genelde. Ya da ruhunu kaybedenlerin. Çoğumuz kaybedenlerdendik; kimimiz pes etmiş, kimimiz hala arayışta. Arayıp bulamamışta. Sevginin önüne geçmeyi başarmıştı çoğu şey gibi. Sevişmek; dilden dile aktarılırken benim dilimde sevginin ötesi olarak kalmıştı. Toz pembe hayallerim kadar saf ve masumdu, kirletemezdim. Çoğuna göre geri kafafalıktı. Doğrudur, hep derim zaten ben yanlış devirin insanıyım diye. Gönderin beni eski zamana herkesleşirim anında.

“Sevişeceğiz seninle. Adile Naşit’in Tarık Akan’a dediği gibi. Yeni kuşak bilmiyor bunu.”


Mutsuzlardandık, ruhsuzlardan önce. Sonra mutluluğu öğrendik, hemen ardından terkedilmeyi. Ardı arkası kesilmeyen acıları tattık. Sevmek güzeldi sevilmek kadar olmasa da. 
Kimdik biz ya da kimlerden? Onlar bizden değildi. 
Uçamadık mutluluktan; mutsuzluktan düştüğümüz kadar. Meleklerden yanlış şeyi çalmış olmalıydık. Aşk olmamalıydı, kanatlar dururken; uçardık düşmektense. Acı çekenlerin yanında mutlular hiçti. Bir şeyler uğruna acı çekiyordu insanlığın büyük bir kısmı. Şöyle bir bakınca ne kadar da boştu. İçi sadece acıyla doldurulmuş bedenler, nefret kusan ağızlar. Tek suçlu ruhu bilmeden bedeni fethedenler. İki dirhem bir çekirdek olurken merhem olamayanlar ve baki duygularımızda bakir olamamışlar...
Ateşten korkup kaçanlardı arkalarına bile bakmadan; yanıp kavrulan bizlere. Öldürmedi bak yaşıyorum. Yaşamaktan çok yazıyorum. Masumiyet yitirildi artık. O da hiçleşti, kalmadı. Azımsanacak insan tutmaya çalıştı; toplum bıraktırdı. Sahi toplum demişken, kadın neydi toplumda? Duyguları bastırılandı kadın; namustu. Arzularını bastıramayanlar günahkardı.

9 Ekim 2013 Çarşamba

Çaldılar çocukluğunu habersizce.

Öyle acılar var ki aşk acısını siker atar. Yanlış devirin insanıydım ben. Yokluğun eziklik olduğu döneme denk gelmiştim. Çoğu varlıktan daha üstündü o insanlar. Yokluk nedir bilirdim ben. Varlığın içinde yokluğu yaşamıştım. Adil değildi hiçbir şey. 
Adil demişken o isimde bir arkadaşım olmuştu zamanında. Ablaları annesiydi onun. Anne yokluğundaydı o’da. Olmamışların uğruna iki senesini demir parmaklıkların arkasında geçirmişti. Üstelik hep olmak istediği yaştaydı. On yedisinde. İstediği yaştaydı ama istediği yer de değildi ne yazık ki. Ne ana kucağındaydı ne de gökyüzünü görebildiği yerde. Deniz de yoktu orada. Ufka koştuğunda parmaklıklara çarptığı yerdeydi. Dedim ya adil değil işte. İsmi Adil olsa bile adilik bulmuştu o’nu.

Şimdilerde görüşmüyordum. Sahi neden konuşmuyorduk? Herkesleşmişti o da. Hayatın öfkesine yenik düşmüştü, kapılıp gitmişti yokluğa. Yanında birinin olmasına alışkın olmayan bünye kaldıramamıştı beni. Sağlık olsun. 

Her şeyi sevdim ama şu beyazı sevemedim.

Ölümle ilk tanışmamdı. Pek memnun olmamıştım. Hastahane koridorlarında dizlerimin üzerine yığılıp hıçkırıklara boğulmamın sebebi olmuştu. Nasıl memnun olabilirdim ki? Hayatta beni tek kollayan, herkesten çok düşünendi o. İki beyaz arasında geçmiş bir ömür ve on üç yaşında gelinlik giydirilmiş küçük bir kız. Beyazı hiç yakıştıramadım ben sana. Gelinliği bilmem ama kefen yakışık almamıştı senin teninde. Sevemedim ben bu beyazı.
Diriyken cehennem adaletsizdi. Bir porselen takımını verirmişcesine vermişti kızını. Onun kaderiydi halasına anne demek.
Üç çocuk getirmişti hayata. Kocasının ölümü üzerine hem ana hem baba olmuştu. Güçlüydü, yıkılmazdı nasıl olsa. Ama elbet evlat acısı yıkmıştı o heybetli kadını. Gencecik oğlunu kendi elleriyle vermişti toprağa. Toprağı açıp içinden çekip almak isteyecek kadar yıkmıştı. Güçlüydü o kadın. İki kızı kalmıştı onu ayakta tutan. Sonra torunları sonra torunlarının çocukları... Nasılda kalabalıklaşmıştık öyle. Dert üzerine çile çekerek öyle ya da böyle gelmişti yolun sonuna. 'Oğlum çağırıyor' derdi. Sıra ondaydı. Can suyunu verdikten sonra yummuştu gözlerini. Bırakıvermişti daha küçücük olan beni. Onlarca insanı ağlatmıştı. Oğlunun hasretine o kadar dayanabilmişti. Yıllar sonra oğlunun yanında uyuyabilecekti. Giderken bir gülücük bırakmıştı. Göçüp giderken bile mutlu olmak için bir sebebi vardı onun.

Nasıl da yanımdadır şuan. Ben aynı acıyla hıçkırıklara boğulurken nasılda siliyordur gözyaşlarımı. Ah be kadın biraz daha doysaydık sana? O kadar çok mu özlemiştin oğlunu. Gel yine sinsin kokun. N'olur.

"Beyaz güzel melekler beyaz. Beyaz kötü kefen beyaz."

8 Ekim 2013 Salı

Tatlının tuzlusu, acının ekşisi.

Hep diyorum ya yaşadıkların değilde yaşayamadıklarındır en büyük pişmanlıkların diye. Öyle büyüdüm işte ben, pek uzun sürmedi hemde. Pişman olma korkusu nasıl sardıysa tepeden tırnağa, yaşatıverdi her şeyi en uç noktasında.
Madem bir kere geliyordum bu dünyaya, her şeyi yaşamalıydım. Bazı sınırlarım dışında koymuştum bir kere kafaya. Olmazsa olmazdı. Dolu dolu yaşayacaktım bu hayatı. Her yerde bir anı her yanlışta bir doğru bularak öğrenecektim yaşamayı. Kimseden istemiyordum öğretmencilik oynamayı. Bu benim oyunumdu senarist yukarıda olsa da ben buradaydım. 
Belki yanlış belki doğru belki de farklıydım. Aslında normaldim. Sonra biraz hüzün kattılar, üzerine de acı serptiler, böyle oldum. Bende istemezdim.

Zamanla yanlışların doğrulardan çok daha ağır bastığı bir hayat olmuş, yaşadıklarım pişmanlık yaratmayıp, hepsi birer ders olmuştu.Yaşayamadıklarım? Ne kaldı geriye? Hepsi yaşanmıştı. Peki ya mutluluk. O neredeydi? Umutlarım nerede kaldı.

-…

(Bir oda dolusu sessizlik, bir ağız dolusu küfür.)

Varlığı da yokluğu da bilmekti bu. Her şeyin yokluğu acı; varlığı doyumsuzluktu. Ortası yoktu. Olsa da kimse tutturamıyordu zaten. Ben arasındaydım, ortasında değil. O bir vardı bir yoktu. Çoğu zaman da yoktu. Sevmek yasaldı ama her sevgi masal olamıyordu.

Sesim çıkmamaya başladı, nefesim yetersiz kalıyordu. Oda dolusu sessizlik bile duymuyordu. İçimden bağırıyordum ama ne fayda duyuramıyordum. Kim duyacak ki içimde ben bile yokken. Kim duymak isterdi ki çaresizce çırpınış çığlıklarını.

Mutluluk fısıldadı:

-Her şey varda bir ben yokum.


Gel diyemedim. Çağırdığım ne varsa arkasına bakmadan gidiyordu. Bu sefer gitmemeliydi. Mutluluk; tatlının tuzlusu, keder acının ekşisiydi. Gerçek anlamları değildi tabii. Bende ki anlamlarını yitiren cümlelerdi. Unutulan ve hissedilmeyen kalıplardı.

4 Ekim 2013 Cuma

Sorgulayan insan; düşünen insandır.

Küçükken annemle babam elimden tutup tiyatroya götürürlerdi. Sadece götürürlerdi. Yanımda oturup benimle izlediklerini anımsayamam. Onlar dışarda oturmayı tercih ederlerdi. Bense yanında anne ve babası olanların yanına sokulup izlerdim. Çok severdim tiyatroya gitmeyi. Çıkınca bir heves anlatırdım içerde olup biten ne varsa. Sonra elime mısırı tutuşturup sinema salonuna sokarlardı. Sağolsunlar götürüyorlardı ya. Çoğu çocuk benim kadar şanslı olamıyordu. Götürecek kimsesi ya da gidebilcek maddiyatı olmayanlarda vardı. Bazılarıda aile boyu gelirdi. Hepsinin elinde patlamış mısırlar ve içecekleriyle. Adalet neredeydi peki? O zamandan sorgulamaya başlamıştım hayatı. Her şeyin içinde adaleti arardım. Bu yaşıma geldim ne yazık ki adaletin olduğu bir şeye rastlayamadım. Kötü biriydi adalet, kimsenin yanında olmazdı. "Herkes neden eşit değil, niye benim bisikletim var onun yok, onun şuyu var benim niye yok?" Sorularında aldığım cevap her zaman aynıydı: 'herkes eşit olsaydı insanlar neye şükredecek' derlerdi. Bu evreni yaratan kişi olsaydım herkesi eşit yaratırdım. Sonuçta açlıktan ölen birini görüp ona acıyıp halime şükretmek bana göre değildi. Şükretmem için bir başkası acı çekiyorsa, kalsın. Veya bacağı olmayan insanlar benim yürüyebiliyor oluşuma minnettar olabilmem için yaratılmış kimselerse ne adaleti görürüm ne eşitliği. İnsanoğlu eşit değildir; erkekle kadının da olmadığı gibi. Eşitlikten çok elitlik, elitlikten çok yoksulluk gördüm. Peki ya geriye kalan günahsızlar neye şükrediyordu? Burada eleştirdiğim şey şükretmek değil. Her yemekten sonra karnımın doyduğuna şükrederim. Ama onlar açken benim karnım doydu şükürler olsun diye değil. Herkesin karnı tok olsaydı yine şükretmeyi bilirdim.
Bazıları fazla şanslıydı bu hayatta. Sorgulamak yanlıştı. Neyi sorgularsan sorgula her şey mantıksız çıkıyordu. Dinle ilgili sorgulamam yasaktı mesela. 'Bir yasak meyve için mi bu kadar insan bunca acıyı çekiyor, bu dünyaya geliş sebebimiz tek bir meyvenin yenmesimiydi?' Diye sorularım olduğu zaman susturulurdum. Şışştt çok günah sus bakayım denirdi. Bir soru bile beni günahkar yapmaya yetiyordu. Oysa daha on dördünde bir kızdım o zamanlar. Ortaya atılan herşeye inanırdı insanoğlu. Sorgulamazdı. Alacağı cevaptan korkardı çoğu zaman. Sorgulamak nedir bilmezken yargılamak en iyi yaptığı şeydi.
İnsan olsun yeter derdi; insan olamamış kişiler. Her din, dil, ırk farklıydı lakin hepimiz insandık. Önemli olan insan olmamız değilmiydi? Değildi tabii. Alevi olduğu için insanların öldürüldüğü bir devirdeydik.
Sorgulayan insan düşünme yetisini kullanabilendir. 

2 Ekim 2013 Çarşamba

Pişman mı? Perişan mı?

En çaresiz anlarımızda gelenler kurtarıcımız olmuştur. Boşluktayken tutunduğumuz, korkarken sığındığımız. Çekip kurtarırlar. Yaşanmışlıkları yaşlandırırken ruhunu gençleştirir, bazen çocuksu yaparlar. Elini uzatır tutarsın, sevmiştir seversin. Ama hepsi zannettiklerindir sadece. Kimseye güvenmemen gerektiğini öğretenlerdendir o da. Bir kez daha seni yanıltacak kişidir belki de. Ya da önyargılarımızdan ibarettir hepsi. Doğru kişiyi önyargılarımızdan dolayı silip atabiliriz. Nereden bilebiliriz ki. Kırılmışlardanız biz. Onarılmayanlardan.
Aşkın en kötü saatine denk getirmişti kader bizi. İlk görüştü, belki değildi. Ama yanlış zamandı. Bu sefer değil diyordum. Önceleri mutluluktan uçuracak sonra en yukardan bırakıp en dibe batıracaktı. Kim bilir. Belki ayaklarımı yerden kesecekti. N'olursa olsun göze alamazdım. Sütten ağzım yanmak değil haşlanmıştı bir kere. Üfleyince uçup gider miydi yoksa kalırmıydı sonuna kadar bilemedim. Değer miydi deler miydi mechul.
Aşk yoktu zaten benim için, sevgi vardı. Ona dair hiç bir şeyde görememiştim. Ne de olsa aşkta vasıfsızdım. En çokta inançsızdım. Bırak kendini dedi mavi gözlü dev adam. Bırak. Ben yaşatayım sana aşk'ı. İnanmalı mıydım? Bağlanmadıktan sonra sorun yoktu belki. Ya bağlandıktan sonra? Bir şeylerden kopmak bana göre değildi. Her günün sabahında bırakacağım dedim sigara da hala benimleydi sonuçta. Güçlüydüm ama iradeli değildim bağımlılıklarımdan vazgeçecek kadar. Maske varken hepsi aynıdır; olay maskeyi çıkarınca başlar. Hangi başka kişi yatıyordu içinde. Yoksa maskesiz miydi. Gözleri kadar içi de güzeldi belki. Bakınca derinlere daldırtanlardı biraz. Bazense geleceği hayal ettirenlerdendi. Bakışlarıda güzeldi bir hayli. İnsanın içini eriten cinstendi. Önemli olan benide eritirmiydi bir gün acıdan. Çıkmazdaydım yine yukarısı bıyık aşağısı sakaldı bana. Ne yapsam pişmanlıktı. Yaşanmışlıklar değil yaşanmamışlıklar pişmanlıktır diyendim ben. Korkuyordum işte. Sığındığım ev başıma yıkılır diye ürperiyordu içim. Kaç bedenden geçmişti aynı sözler, kaç dilde kalmıştı aynı heceler? Kaç kalpten hasarlıydı. Tanımıyordum, sadece gözlerini bellemiştim en dış çizgisine kadar. Vakit kaybıydı belki de.
Bir amca oturmuştu masamıza. Kırk yıllık evliydi ama yanındakiyle kalbindeki hiç bir olamamıştı onca yıl. Öldürmemişti ama süründürmüştü. Yıllarca aklından çıkmayacak kadar. Altmış üç yıllık bir pişmanlıktı. Şiirler yazdıran imkansızıydı onun için. Belki de bir mesajdı bu anlattıkları. Yaşadığım sürece pişmanlığını ve acısını çekeceğim bir hayat ürkütücüydü doğrusu. O bir Romeo bende bir Juliet değildim ki zaten sonsuz sevgi olsun. Sonu olacaktı ama belkide aşkın en güzel halini yaşatacaktı bana. Mutlu, heyecanlı biraz da burkuktum. Üfleyerek yiyecektim yoğurdu.
Pişman olmaktansa perişan olmayı tercih edendim bu sefer. 

30 Eylül 2013 Pazartesi

Tam da sevdiğim saat.

Gecenin ayazıydı. Tam da sevdiğim saatti seni. Rüzgar ısırıyor, yağmur damlaları birbirinden kaçarak senin kokunun büründüğü odanın camlarına çarpıyordu. Ne güzeldin o akşam. Masumdun hiç olmadığın kadar.
Gözlerin bana bakmazken pek de güzel değillerdi aslında. Dudakların dudaklarıma değmezken de güzel değillerdi. Sen benimken güzeldin hiç olmadığın kadar. Ellerin bile elimdeyken güzeldi. Ben zaten çirkindim en az senin kadar. Sen uyurdun ben izlerdim. Sırtını dönsen dahi hiç sıkılmaz izlerdim tan ağarıncaya kadar. Giderkende izlerdim. Ağzımdan kelimeler çıkmak için çırpınırdı yalvarırdım içimden 'kal' dercesine. Nasıl olurda anlamazdın. Etle kemiktik sen gidinceye kadar. Şimdiyse bi deri bi kemiktim.
Bazen uykun kaçar sokulurdun bana. Dizlerime koyardın kafanı. Parmaklarım saçlarının arasından kayarken kapanıverirdi gözlerin. Uyuma isterdim aslında. Kıyıp diyemezdim uyuma diye.
Bütün vedalar aynı değilmiydi? Hepsi bir kaç kelimeye sığdırılmış yaşanmışlıklardı. Bazıları veda bile etmezdi. Onlar korkak olanlardı. Sonra başa dönüyordu insan. En başa; çektiği acılara. Sonunu bilsede inanmıştı belki bu sefer diye düşünüp, güvenmişti. Değişen tek şey tendi, gerisi aynıydı. Gözyaşları bile aynıydı; belki biraz eksik, biraz fazla. Hiç gitmeyeceğine söz verendin sen. Benden öncekine verdiğin ve benden sonrakinede vereceğin gibi. Sonuç olarak hep giden olacaktın. Belki bir gün kalan kim bilir. Ama bu sefer arkanda bıraktığına dahi bakmadan gidendin. Bense unutamayacaktım. Unutmak diye bir şey yoktu zaten İnsan unutamazdı ki hiç bir anıyı. Sadece kabullenmeyi öğrenirdi. Öyle ya da böyle yokluğuna alışırdı Sevgide öyle değil mi. Bir zamandan sonra sevgi yerini alışkanlığa bırakıyor. Bağımlı oluyorsun. O olmayınca sen de olmayacakmışsın hissine kapılıyorsun. Gidince de eksiliyorsun sadece. Sigarayı bırakmak gibi bir nevi. Arıyorsun ama dayanmalısın. Biliyorsun, bir kaç zaman kadar sonra kokusuna bile tahammülün kalmayacak. O zamana kadar canın çok isteyecek ama sabredeceksin. Sigara içtiğin günleri unutmayacaksın ama artık onu hayatından silip atmışsındır. 

Ayrılık tam da bu işte. Unutmak değil alışmak.

İçime atarken boğazımda kalmıştı.

Hayatım boyunca suskundum. Susturulmuştum belki de. Anılar bir yanda acılar bir yanda ister istemez tıkıyordu ağzımı. Tıka basaydım artık. Olur ya atıverirsin içine, dursun orda dersin. Duramıyordu işte. Gün gelince içini parçalayıp çıkmayı başarıyordu. Atamıyordum içime, boğazımda kalıyordu. Yara bere olmuştu. Ben attıkça o taşıyordu, dolmuştu. Yaşadıklarımın veziri olacağıma esiri oluvermiştim. Acıtıyordu belki de kanatıyordu. Bir ten istiyordum, başka bir bedene ait olmayı. Sarsın sarmalasın kapasın bütün yaralarımı bekliyordum. Beklemek neydi? Acizlikti biraz. Avuntuydu çoğu zaman. Bekliyordu insan, hayatı boyunca beklerdi. Bir otobüsü, doğum anını, yaz tatilini, bayramı, yıllık iznini her şeyi beklerdi. Bazense hiç gelmeyecek birini beklerdi. Camın kenarına oturup babasının işten dönmesini bekleyen çocuk misaliydi. Bazense o bile gelmezdi. Benim babam gelmemişti mesala. Camda, kapıda, bahçede beklerdim. Diğerleri oyun oynarken ben gelmeyecek kişiyi beklerdim. Bazen saklanır ağlardım. Biri görürse düştüm, canım yandı derdim. Yalan değildi; düşmüştüm. Canım acıyordu. 
Görmezden gelirken kör, duymazdan gelirken sağır olurdum. Bilmezdim sevmez gibi yaparken sevgisiz olacağımı. Bir ağacın, kuşu benimsemesi gibi sevmiştim her şeyi. En çokta o'nu sevmiştim. Sevmek neydi? Tam bilemedim şimdi, kötü bir şeydi sanırım. Sevmeden sevilmek en kötüsüydü. Sevgiyi pek öğretememişlerdi bana. Çekip gitmekti sevgi. Hayatımdan birer birer çıkanların hepsi beni sevdiğini söyleyenlerdi. "Sevmek gitmekmiş demek ki" derdim. 
Sonra büyüdüm. Ben sevdiğim hiç bir şeyden gidemedim. Öğrendim ki sevmek kalmakmış. Gitmeden seviyormuş insan. Gitsede özlüyormuş. Özlemek sevginin en güzel yeri, en masum anıydı. Sevgide masumiyeti bulmak zordu. Herkes sen kadar, ben kadar güzel sevemiyordu. Sevmeyi acı çektirmek diye öğrenip, acı çekmek olarak öğretirdi kimileri. Ben sevmeyi de özlemeyi de tek başıma öğrendim. Acı çekmeyiyse o'nlar öğretmişti. İyi bir öğrenci olmuştum. Acı çekmeyi a'dan z'ye yalayıp yutuvermiştim. Sayfalarca ağlamışlıklarım vardı. Her bir sayfada her bir anıya ayrı ayrı ağlardım. Sonra mı? Sonra susturdular beni.  Her bir göz yaşım bir cümle, her hıçkırığım bir satır oldu.
Hepimiz ayrıydık ama acılarımız çoğu zaman aynıydı. Masum çocuklardık biz. Kırılan her kalpte masumiyetimizi kaybettik. Yeri geldi kırdık. İşte böyleydi insanoğlu. Kırılırken kırmayıda ihmal etmiyordu. Onarmaya çalışmadı bizi kimse. Parçalarımızı birleştireceğine; daha da parçaladılar. Haketmişmiydik? Hiç bir masumiyet kaybedilmeyi haketmemişti. Masum çocuklardık biz, camlarda bekleyen. Haketmemiştik baştan aşağı acıyla dolmayı. Haketmemiştik içimizde öfke ve kin barındırmayı.

Mavi kadar.

Hergün yeniden başlıyordum. Eski benliğimden kurtulabilmem için değişmem gerektiğini düşünüyordum, yeni benlikler arıyordum. Dövme yaptırmıştım. Vücudumda bir değişiklik olmuştu, yaralarımın üstü onunla kapatılmıştı. Kapanmasada örtülmüştü belki de. Ne yapayım ölüyordum günden güne, sessizce. Hissettirmezdim kimseye. Erimiyor, şişiyordum. Yaralarım ödem yapmıştı; zamanla geçeceğine büyüyordu. Arkamda bıraktığım sadece günler vardı. Anılar bırakılmıyordu. Ben bıraksamda onlar beni bırakmıyordu.

Bir yaramıda saçımın arasında ki mavi boyalar örtüyordu şimdilerde. Biraz açığa veriyorlardı beni ama özgürlüğün rengiydi bana göre. Özgürlüğün bir rengi olsaydı maviyi seçerdi. Gökyüzü ve deniz seçmişlerdi rengini. Balıklar ve kuşlarda anlamışlardı özgürlüğün mavide olduğunu. Sonu yoktu onların özgürlüğünün. Özgürlüktü mavi, huzurdu. Huzur bulmak istediğimde gökyüzünü seçerdim. Kuşlarda gökyüzünü seçmişti ama bazıları o kadar da şanslı olamamıştı. Kafeslere kapatılıp uçmalarına engel olunmuştu. Kafes altından bile olsa neye yarardı ki uçamadıktan sonra. Bende böyleydim işte. Üstelik kafesim altından da değildi. Olmasında zaten kapısı açık olmadığı sürece ne fayda. Çırpındıkça düşüyordum, bir faydasıda yoktu çırpınışlarımın. Yoruyordu sadece. 
Denizi seçseydim ne fayda. O zaman da akvaryuma kapatılırdım. Doğamda vardı bir yerlere kitlenip özgürlüğümün elimden alınması. Seviyordum işte maviyi. 


  Bir gün birini sevdiğimde mavi kadar olmalıydı. Ne kadar çok sevdiğimi sorduğunda 'mavi' kadar diyebilmeliyim. Onun için saçımdaki bir renktir sadece. Bir tutam saç kadar sanar bilmez gökyüzü kadar, deniz kadar olduğunu. Bilmesinde zaten mavim olsun, uçsuz bucaksız sevdiğim olsun benim. Kalbi mavi olsun kocaman olsun. İstediğim gibi koşayım orda yeri geldiğinde oturayım. İlla bir yere kitleneceksem razıyım oraya kitleneyim. 

Seve seve ölüyordu kadın, söve söve öldürüyordu adam.

Acımasızdı hayat, caniydi. Kırıcıydı. En çokta adaletsizdi. En çok istediklerin sahip olamadıklarındı. Hiç bir zaman olamayacaklarındı belki de. 
Elindekilerle yetinmeyi bilmelisin diyordu; üsrekli ama gittikçe küçülen adam. O bilmiyordu ama bilemezdi de doyumsuzdu çünkü. Olanla yetinemeyi bilemezdi. Bir eş bir çocuk ve bir aile bile yetemezdi ona. Daha fazlası olmalıydı. Bencildi de biraz. Kendi mutluluğu adına yapmayacağı bir şey yoktu. Huzur istiyordu adam; ama huzuru başka kollarda arıyordu. Sanıyordu bulabilecek ama Her seferinde de tilki misali dönüp geliyordu canını yaktığı o kadına. Aslında güçlü kadındı, zekiydide. Ufak tefekti ama kalbi büsbüyüktü, adamın tam aksine. Ama herkes gibi karşı koyamadığı biri vardı karşısında. Ne yaparsa yapsın geldiğinde kol kanat geriyordu. Bazen sarıp sarmalıyorduda. Dedim ya zekiydi işte ama adamın karşısında sevdiği o masum duyguların saflığına bürünüyordu. Kanıyordu her seferinde. O kocaman adamın küçük kalbine ne yapsa giremiyordu. Zamanında girmiş olsada çıkması pek de zaman almamıştı. Kalbi büsbüyüktü; ikiye bölmüştü bir parçasını çocuğuna, bir parçasınıda o adama adamıştı. Ne yaparsa yapsın geri alamamıştı adamdan. 
Adamın kalbine her gün girip çıkanların hadde hesabı yoktu. Çoğu zaman kalbine değil yatağına giriyorlardı. Her seferinde huzuru buldu sanıyordu adam. Gün doğduğunda dank ediyordu 'huzur bu değil' diyordu ama her sabahın gecesinde sandığı huzra koşuyordu. Aradığını bulacağı yer belliydi ama kabullenmiyordu. Canı her yandığında koştu kadına. Suratını ellerinin arasına alarak avutuyordu kadın. Başka tenlerin izlerini silmeye çalışıyordu tüm çabasıyla. Ama ne yapsa nafileydi, yaranamıyordu ki. Kadın canı yandığında koşamıyordu adama. Çünkü canını yakan hep o adamdı. Avutsun istiyordu, saçlarını okşasın iki tatlı söz etsin avunurdu zaten, çok fazla şeyde beklemiyordu. Fazla geliyordu adama; okşayacağı o kadar saç varken vakit ayıramıyordu, bulsada avutmak yerine daha da yakıyordu canını. . Diz çökütüren değil diz çöken olmuştu zamanla. 

                                     "Seve seve ölüyordu kadın, söve söve öldürüyordu adam. "