1 Kasım 2013 Cuma

Boşversene mandalinayı

Yazasım bile gelmiyordu artık. Belki de yazamıyor, yazdığımı sanıyordum bunca zaman. İnsanlar ne düşünür diye yazmaktan bile çekinen, ismini gizleyendim. Ne kadar da saçmaydı, yazmak yasadışımıydı sanki. Hayallerimin peşinden koşmaktan yorulmuş olandım ben. Ne kadar koşsam da ulaşamıyor sonunda da pes ediyordum.

Belki de korkularımdı beni durduran. İnsan her şeyden önce kendine güvenmeliydi. O da yoktu ben de.
Kendimden çok insanlara güvenmeyi tercih etmiştim; onlar da gidince güvenebileceğim soyut şeyler kaldı, onlar da bana güvenemedi. 

Sadece yazmaya ara vermemiştim. Her şey veda etme isteği uyandırmıştı ben de. Yaşama da ara vermiştim -nefes alıp vermek dışında- Oysa yaşamdan ne istiyordum böyle boynunu sıkıp beni kurtar diye bağırmak istercesine. Öfkeliydim. Hiç sarıp sarmalamamıştı, küçücük bir kızın içinde yangınlar çıkartmaktan başka hiç bir işe yaramamıştı. 

Kaşınan yarayı kanatana kadar kaşıyor, sonra da acısını çekiyordum. Çekmesine çekiyordum ama o yara hiç kapanmıyor, kapansa da yerine yenileri açılıyordu. 
Başımı öne eğerek yürürdüm, acizlikten değil karıncıları ezme korkusundan. Anlayamadılar. Oysa mandalinanın kabuğunun rengi daha güzeldi içinden; ama kabuğunu yemezdim. Onlar kabukların meraklısıydı boşversene mandalinayı! Kabuğunun rengi ne kadar da güzel. 
**
Sıkıldım ben, kalkın gidelim artık yeterince çekmedik mi? Birileri Tanrı'ya söylemeli bu oyunun çok banelleştiğini. Doğmasın güneş o da çok gözümü yormaya başladı. Yıldızları da istemiyorum eskisi gibi parlak değiller. Ay'da çok ürkütücü olmaya başladı. Üflenecek ne varsa üflesinler hadi daha ne bekliyorlar hesaplaşılacak çok şey olmalı! 
Neyse yine duymuyor sesimi, meşgul olmalı. Oysa dinlemeliydi beni söyleyecek o kadar çok şeyim varken.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder