13 Ekim 2013 Pazar

Doğumdan doğum gününe

Ben en çok bugün yalnızdım. Her gün öyleydi lakin bugün daha bir ağır basmıştı. Ağır basmak ne kelime oturmuştu sanki içime. Neyse siz de geçin şöyle oturun ben anlatayım.

(onikiekimbilmemkaç)
Hava da bir hüzün vardı, her sonbahar gibi. Bu sefer ki biraz farklıydı, iç acıtan cinsten.

Klima yüzünden zaatüre olmuştu kadın. Bu yüzden erken doğum yapılacaktı. Üç gün öncesinden hastahaneye yatırıldı. Zor bir doğum olacağı belliydi. Gece saat 03:00 sularında yarın doğuma alınacağı haber verilmişti. Heyecan ne kelime! Gözde yaş durmuyordu, mutluluktan.

Vakit geldi, doğumhanenin yolu gözüktü. Kapılar açıldı. Olacaklardan habersizce girdi karnı burnunda kadın içeriye. Sabırsızdı içerideki, duramamıştı bir ay daha. Çıkabilmek için can atmıştı sanki; anne karnından daha da karanlık bu dünyaya gözlerini açabilmek için.

Erken doğum olduğu için epidurel yapılacaklı lakin kadın zaatüreydi, narkoz verilemezdi. Uyutmadan yapılacaktı. Sorgulamadı kadın. Canlı canlı kesilirken karnı, yine sustu. Başarılı bir doğum olmamıştı. Olamamıştı.

Baba olma aşkıyla yanıp tutuşan bir adama sorulabilecek en kötü soru sorulmuştu. ‘Eşiniz mi? Çocuk mu?’. Ne cevap vermeliydi, donakalmıştı. Yıllarca akmamış bir damla yaş süzüldü gözünden. Ardından yılların birikintisi. O koca adam yıkılmıştı. Dev gibi adamı bile bir çırpıda yıkmayı başarmıştı hayat. Yıkılmak ne kelime! Diz çökmüştü. Yalvarır gözlerle bakıyordu etrafa. Onlar ise cevap bekleyen gözlerle…
Mucize olmasının tam zamanıydı. Bekleme yerindekiler dualara sığınmıştı. Hepsinin içi kan ağlıyordu. Gözleri de öyle.

Mucize bebek sapasağlam gelmişti dünyaya. Sevinç çığlıkları yükseliyordu. Ne güzel bir mutluluktu o. Herkes birbirine sarılarak sevinç gözyaşlarına boğulmuştu, tekrardan. Lakin erken bir sevinçti. Gecenin ayazında en ıssız saatinde yürekleri dağlamayı başarmıştı yine ‘mucize bebek’. Promotarax geçirmişti, milyonda bir olurmuş. Hava yapmış ciğerini delip diren taktılar. Ardından yoğun bakım. Üç gün boyunca konsültasyon yapılmıştı.

Kadın olanlardan bir haber ateşler içerisinde yatıyordu. Bebeğini doğurduktan sonra kucağına alma sevincini yaşamamıştı ne yazık ki. Doğurup doğuramadığını bile anlayamıştı. Herkesin bebeği kucağındayken onun ki yoğun bakımdaydı. Bir yudum yüzünü gösterin diye yalvarmaktan bitap düşmüştü. Kimse bir şey söylemiyordu. Direni çıkartmaya karar verdiklerinde artık kadına söyleme vakti gelmişti. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar çaresizdi kadın’Ölmeden yüzünü göreyim o zaman’ diye haykırmaya başladı.
Aile büyükleri karşı çıkmıştı. Görürse hiç unutamaz diye korkmuşlardı. Daha da çaresiz kalmıştı kadın. Etinden et kopuyordu. Eşinden tek bir isteği vardı artık. ‘Eğer kızımız ölür ise odasını tamamen yok et, eve geldiğimde görmeye dayanamam’ demişti.

Dördünci günün sonunda diren çıkarıldı. Acı haber tekrar gözü yaşlı adama doğru gidiyordu. ‘Ya yaşayacak ya da ölecek’ denmişti bu sefer. Adamın bardağı taşmıştı artık. ‘Yaşayacak başka yolu yok!’ diye haykırıyordu. Ne fayda…

Minicik elleriyle hayata tutunmayı başarmış, sımsıkı sarılmıştı kollarıyla. Şimdi sıra kadındaydı, yoğun bakıma girip çocuğunu görecekti. İçeride ağlarsa bir daha sokmayacaklarını söylemişlerdi. Heyecandan titrer vaziyette ürkek adımlarla girdi içeriye. Usulca, ağlayan bebeğine sokuldu. Minicik parmaklarını tutarak ‘annecim ben geldim bak yanındayım’ dedi. Ağlamayı kesti bebek. Sonunda o güçlü kadınla tanışmıştı. Yalnız değildi annesi vardı tam karşısında. Bebek ağlamayı kesti. Kadınınsa gözyaşları hep içine akıyordu. Ağlarsa bir daha sokmayacaklardı. Göze alabilirmiydi?

Ölmeyecekti o artık benim kızım diyordu. Yoğun bakımdan çıktığı anda yığıldı yerlere ve günlerin patlamasını yaşadı. Hıçkıra hıçkıra ağladı.

On beş gün yoğun bakımın ardından eviyle tanışacaktı bebek. Zor günler bitmemiş daha yeni başlıyordu. Nefesi yorulmasın diye hiç ağlamaması gerekiyordu. Gece gündüz uyuyamaz oldu kadın. Uyuduğundaysa ona bir şey olacak korkusuyla yatağından kabuslar eşliğinde sıçrayıp uyanıyordu.

(onikiekimikibinonüç)
Öyle böyle derken yaşamdan hiç kopmadı. Ve artık büyümüştü. Ağlamasın diye kimse uykusuz kalmıyor; kimileri de ağlasın diye çabalıyordu. Nefesi yorulmak ne kelime! Nefesi kesiliyordu sanki.


Yaşamıştı işte. Yaşamak denirse. Doğumundan belliydi sanki. Taa o zaman bile anlamıştı hayatın ne denli kötü olduğunu. Git geller yaşamıştı. Lakin ne gidebilmiş ne gelebilmişti. Böyleydi işte her doğum günü ayrı bir hüzündü. Sanki her sene aynı acıları çekiyor gibiydi. O  küvezin içinde tek başınaymış gibi yapayalnızdı. Çıkmak istiyordu biri gelsin kollarını açsın diye bekliyordu, ama nafileydi. 
Yaşamla ölüm arasında verdiği savaş bunun içindi. Yaşarken ölmeyi tercih etmişti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder