Hep diyorum ya yaşadıkların değilde
yaşayamadıklarındır en büyük pişmanlıkların diye. Öyle büyüdüm işte ben, pek
uzun sürmedi hemde. Pişman olma korkusu nasıl sardıysa tepeden tırnağa,
yaşatıverdi her şeyi en uç noktasında.
Madem bir kere geliyordum bu dünyaya, her şeyi
yaşamalıydım. Bazı sınırlarım dışında koymuştum bir kere kafaya. Olmazsa
olmazdı. Dolu dolu yaşayacaktım bu hayatı. Her yerde bir anı her yanlışta bir
doğru bularak öğrenecektim yaşamayı. Kimseden istemiyordum öğretmencilik
oynamayı. Bu benim oyunumdu senarist yukarıda olsa da ben buradaydım.
Belki
yanlış belki doğru belki de farklıydım. Aslında normaldim.
Sonra biraz hüzün kattılar, üzerine de acı serptiler, böyle oldum. Bende
istemezdim.
Zamanla yanlışların doğrulardan çok daha ağır
bastığı bir hayat olmuş, yaşadıklarım pişmanlık yaratmayıp, hepsi birer ders
olmuştu.Yaşayamadıklarım? Ne kaldı geriye? Hepsi yaşanmıştı. Peki ya mutluluk.
O neredeydi? Umutlarım nerede kaldı.
-…
(Bir oda dolusu sessizlik, bir ağız dolusu küfür.)
Varlığı da yokluğu da bilmekti bu. Her şeyin yokluğu
acı; varlığı doyumsuzluktu. Ortası yoktu. Olsa da kimse tutturamıyordu zaten. Ben
arasındaydım, ortasında değil. O bir vardı bir yoktu. Çoğu zaman da yoktu. Sevmek
yasaldı ama her sevgi masal olamıyordu.
Sesim çıkmamaya başladı, nefesim yetersiz kalıyordu. Oda dolusu sessizlik bile duymuyordu. İçimden bağırıyordum ama ne fayda
duyuramıyordum. Kim duyacak ki içimde ben bile yokken. Kim duymak isterdi ki
çaresizce çırpınış çığlıklarını.
Mutluluk fısıldadı:
-Her şey varda bir ben yokum.
Gel diyemedim. Çağırdığım ne varsa arkasına bakmadan
gidiyordu. Bu sefer gitmemeliydi. Mutluluk; tatlının tuzlusu, keder acının
ekşisiydi. Gerçek anlamları değildi tabii. Bende ki anlamlarını yitiren
cümlelerdi. Unutulan ve hissedilmeyen kalıplardı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder