Ben en çok bugün yalnızdım. Her gün öyleydi lakin
bugün daha bir ağır basmıştı. Ağır basmak ne kelime oturmuştu sanki içime.
Neyse siz de geçin şöyle oturun ben anlatayım.
(onikiekimbilmemkaç)
Hava da bir hüzün vardı, her sonbahar gibi. Bu sefer
ki biraz farklıydı, iç acıtan cinsten.
Klima yüzünden zaatüre olmuştu kadın. Bu yüzden
erken doğum yapılacaktı. Üç gün öncesinden hastahaneye yatırıldı. Zor bir doğum
olacağı belliydi. Gece saat 03:00 sularında yarın doğuma alınacağı haber
verilmişti. Heyecan ne kelime! Gözde yaş durmuyordu, mutluluktan.
Vakit geldi, doğumhanenin yolu gözüktü. Kapılar
açıldı. Olacaklardan habersizce girdi karnı burnunda kadın içeriye. Sabırsızdı
içerideki, duramamıştı bir ay daha. Çıkabilmek için can atmıştı sanki; anne
karnından daha da karanlık bu dünyaya gözlerini açabilmek için.
Erken doğum olduğu için epidurel yapılacaklı lakin
kadın zaatüreydi, narkoz verilemezdi. Uyutmadan yapılacaktı. Sorgulamadı kadın.
Canlı canlı kesilirken karnı, yine sustu. Başarılı bir doğum olmamıştı.
Olamamıştı.
Baba olma aşkıyla yanıp tutuşan bir adama
sorulabilecek en kötü soru sorulmuştu. ‘Eşiniz mi? Çocuk mu?’. Ne cevap
vermeliydi, donakalmıştı. Yıllarca akmamış bir damla yaş süzüldü gözünden.
Ardından yılların birikintisi. O koca adam yıkılmıştı. Dev gibi adamı bile bir
çırpıda yıkmayı başarmıştı hayat. Yıkılmak ne kelime! Diz çökmüştü. Yalvarır
gözlerle bakıyordu etrafa. Onlar ise cevap bekleyen gözlerle…
Mucize olmasının
tam zamanıydı. Bekleme yerindekiler dualara sığınmıştı. Hepsinin içi kan
ağlıyordu. Gözleri de öyle.
Mucize bebek sapasağlam gelmişti dünyaya. Sevinç
çığlıkları yükseliyordu. Ne güzel bir mutluluktu o. Herkes birbirine sarılarak
sevinç gözyaşlarına boğulmuştu, tekrardan. Lakin erken bir sevinçti. Gecenin
ayazında en ıssız saatinde yürekleri dağlamayı başarmıştı yine ‘mucize bebek’.
Promotarax geçirmişti, milyonda bir olurmuş. Hava yapmış ciğerini delip diren
taktılar. Ardından yoğun bakım. Üç gün boyunca konsültasyon yapılmıştı.
Kadın olanlardan bir haber ateşler içerisinde
yatıyordu. Bebeğini doğurduktan sonra kucağına alma sevincini yaşamamıştı ne
yazık ki. Doğurup doğuramadığını bile anlayamıştı. Herkesin bebeği
kucağındayken onun ki yoğun bakımdaydı. Bir yudum yüzünü gösterin diye
yalvarmaktan bitap düşmüştü. Kimse bir şey söylemiyordu. Direni çıkartmaya
karar verdiklerinde artık kadına söyleme vakti gelmişti. Kelimelerle ifade
edilemeyecek kadar çaresizdi kadın’Ölmeden yüzünü göreyim o zaman’ diye
haykırmaya başladı.
Aile büyükleri karşı çıkmıştı. Görürse hiç unutamaz
diye korkmuşlardı. Daha da çaresiz kalmıştı kadın. Etinden et kopuyordu.
Eşinden tek bir isteği vardı artık. ‘Eğer kızımız ölür ise odasını tamamen yok
et, eve geldiğimde görmeye dayanamam’ demişti.
Dördünci günün sonunda diren çıkarıldı. Acı haber
tekrar gözü yaşlı adama doğru gidiyordu. ‘Ya yaşayacak ya da ölecek’ denmişti
bu sefer. Adamın bardağı taşmıştı artık. ‘Yaşayacak başka yolu yok!’ diye
haykırıyordu. Ne fayda…
Minicik elleriyle hayata tutunmayı başarmış, sımsıkı
sarılmıştı kollarıyla. Şimdi sıra kadındaydı, yoğun bakıma girip çocuğunu
görecekti. İçeride ağlarsa bir daha sokmayacaklarını söylemişlerdi. Heyecandan
titrer vaziyette ürkek adımlarla girdi içeriye. Usulca, ağlayan bebeğine
sokuldu. Minicik parmaklarını tutarak ‘annecim ben geldim bak yanındayım’ dedi.
Ağlamayı kesti bebek. Sonunda o güçlü kadınla tanışmıştı. Yalnız değildi annesi
vardı tam karşısında. Bebek ağlamayı kesti. Kadınınsa gözyaşları hep içine
akıyordu. Ağlarsa bir daha sokmayacaklardı. Göze alabilirmiydi?
Ölmeyecekti o artık benim kızım diyordu. Yoğun
bakımdan çıktığı anda yığıldı yerlere ve günlerin patlamasını yaşadı. Hıçkıra
hıçkıra ağladı.
On beş gün yoğun bakımın ardından eviyle tanışacaktı
bebek. Zor günler bitmemiş daha yeni başlıyordu. Nefesi yorulmasın diye hiç
ağlamaması gerekiyordu. Gece gündüz uyuyamaz oldu kadın. Uyuduğundaysa ona bir
şey olacak korkusuyla yatağından kabuslar eşliğinde sıçrayıp uyanıyordu.
(onikiekimikibinonüç)
Öyle böyle derken yaşamdan hiç kopmadı. Ve artık
büyümüştü. Ağlamasın diye kimse uykusuz kalmıyor; kimileri de ağlasın diye
çabalıyordu. Nefesi yorulmak ne kelime! Nefesi kesiliyordu sanki.
Yaşamıştı işte. Yaşamak denirse. Doğumundan belliydi
sanki. Taa o zaman bile anlamıştı hayatın ne denli kötü olduğunu. Git geller
yaşamıştı. Lakin ne gidebilmiş ne gelebilmişti. Böyleydi işte her doğum günü
ayrı bir hüzündü. Sanki her sene aynı acıları çekiyor gibiydi. O küvezin içinde tek başınaymış gibi
yapayalnızdı. Çıkmak istiyordu biri gelsin kollarını açsın diye bekliyordu, ama
nafileydi.
Yaşamla ölüm arasında verdiği savaş bunun içindi. Yaşarken ölmeyi
tercih etmişti.