Gecenin ayazıydı. Tam da sevdiğim saatti seni. Rüzgar ısırıyor, yağmur damlaları birbirinden kaçarak senin kokunun büründüğü odanın camlarına çarpıyordu. Ne güzeldin o akşam. Masumdun hiç olmadığın kadar.
Gözlerin bana bakmazken pek de güzel değillerdi aslında. Dudakların dudaklarıma değmezken de güzel değillerdi. Sen benimken güzeldin hiç olmadığın kadar. Ellerin bile elimdeyken güzeldi. Ben zaten çirkindim en az senin kadar. Sen uyurdun ben izlerdim. Sırtını dönsen dahi hiç sıkılmaz izlerdim tan ağarıncaya kadar. Giderkende izlerdim. Ağzımdan kelimeler çıkmak için çırpınırdı yalvarırdım içimden 'kal' dercesine. Nasıl olurda anlamazdın. Etle kemiktik sen gidinceye kadar. Şimdiyse bi deri bi kemiktim.
Bazen uykun kaçar sokulurdun bana. Dizlerime koyardın kafanı. Parmaklarım saçlarının arasından kayarken kapanıverirdi gözlerin. Uyuma isterdim aslında. Kıyıp diyemezdim uyuma diye.
Bütün vedalar aynı değilmiydi? Hepsi bir kaç kelimeye sığdırılmış yaşanmışlıklardı. Bazıları veda bile etmezdi. Onlar korkak olanlardı. Sonra başa dönüyordu insan. En başa; çektiği acılara. Sonunu bilsede inanmıştı belki bu sefer diye düşünüp, güvenmişti. Değişen tek şey tendi, gerisi aynıydı. Gözyaşları bile aynıydı; belki biraz eksik, biraz fazla. Hiç gitmeyeceğine söz verendin sen. Benden öncekine verdiğin ve benden sonrakinede vereceğin gibi. Sonuç olarak hep giden olacaktın. Belki bir gün kalan kim bilir. Ama bu sefer arkanda bıraktığına dahi bakmadan gidendin. Bense unutamayacaktım. Unutmak diye bir şey yoktu zaten İnsan unutamazdı ki hiç bir anıyı. Sadece kabullenmeyi öğrenirdi. Öyle ya da böyle yokluğuna alışırdı Sevgide öyle değil mi. Bir zamandan sonra sevgi yerini alışkanlığa bırakıyor. Bağımlı oluyorsun. O olmayınca sen de olmayacakmışsın hissine kapılıyorsun. Gidince de eksiliyorsun sadece. Sigarayı bırakmak gibi bir nevi. Arıyorsun ama dayanmalısın. Biliyorsun, bir kaç zaman kadar sonra kokusuna bile tahammülün kalmayacak. O zamana kadar canın çok isteyecek ama sabredeceksin. Sigara içtiğin günleri unutmayacaksın ama artık onu hayatından silip atmışsındır.
Ayrılık tam da bu işte. Unutmak değil alışmak.
Biraz edebiyat, biraz hüzün. Bazen acı, bazen keder. Hep bi yaşanmışlık hep bi yaşanamamışlık. Her seferinde pişmanlık. Sonrasında çaresizlik. Biraz siz biraz ben. Misal günlük.
30 Eylül 2013 Pazartesi
İçime atarken boğazımda kalmıştı.
Hayatım boyunca suskundum. Susturulmuştum belki de. Anılar bir yanda acılar bir yanda ister istemez tıkıyordu ağzımı. Tıka basaydım artık. Olur ya atıverirsin içine, dursun orda dersin. Duramıyordu işte. Gün gelince içini parçalayıp çıkmayı başarıyordu. Atamıyordum içime, boğazımda kalıyordu. Yara bere olmuştu. Ben attıkça o taşıyordu, dolmuştu. Yaşadıklarımın veziri olacağıma esiri oluvermiştim. Acıtıyordu belki de kanatıyordu. Bir ten istiyordum, başka bir bedene ait olmayı. Sarsın sarmalasın kapasın bütün yaralarımı bekliyordum. Beklemek neydi? Acizlikti biraz. Avuntuydu çoğu zaman. Bekliyordu insan, hayatı boyunca beklerdi. Bir otobüsü, doğum anını, yaz tatilini, bayramı, yıllık iznini her şeyi beklerdi. Bazense hiç gelmeyecek birini beklerdi. Camın kenarına oturup babasının işten dönmesini bekleyen çocuk misaliydi. Bazense o bile gelmezdi. Benim babam gelmemişti mesala. Camda, kapıda, bahçede beklerdim. Diğerleri oyun oynarken ben gelmeyecek kişiyi beklerdim. Bazen saklanır ağlardım. Biri görürse düştüm, canım yandı derdim. Yalan değildi; düşmüştüm. Canım acıyordu.
Görmezden gelirken kör, duymazdan gelirken sağır olurdum. Bilmezdim sevmez gibi yaparken sevgisiz olacağımı. Bir ağacın, kuşu benimsemesi gibi sevmiştim her şeyi. En çokta o'nu sevmiştim. Sevmek neydi? Tam bilemedim şimdi, kötü bir şeydi sanırım. Sevmeden sevilmek en kötüsüydü. Sevgiyi pek öğretememişlerdi bana. Çekip gitmekti sevgi. Hayatımdan birer birer çıkanların hepsi beni sevdiğini söyleyenlerdi. "Sevmek gitmekmiş demek ki" derdim.
Sonra büyüdüm. Ben sevdiğim hiç bir şeyden gidemedim. Öğrendim ki sevmek kalmakmış. Gitmeden seviyormuş insan. Gitsede özlüyormuş. Özlemek sevginin en güzel yeri, en masum anıydı. Sevgide masumiyeti bulmak zordu. Herkes sen kadar, ben kadar güzel sevemiyordu. Sevmeyi acı çektirmek diye öğrenip, acı çekmek olarak öğretirdi kimileri. Ben sevmeyi de özlemeyi de tek başıma öğrendim. Acı çekmeyiyse o'nlar öğretmişti. İyi bir öğrenci olmuştum. Acı çekmeyi a'dan z'ye yalayıp yutuvermiştim. Sayfalarca ağlamışlıklarım vardı. Her bir sayfada her bir anıya ayrı ayrı ağlardım. Sonra mı? Sonra susturdular beni. Her bir göz yaşım bir cümle, her hıçkırığım bir satır oldu.
Hepimiz ayrıydık ama acılarımız çoğu zaman aynıydı. Masum çocuklardık biz. Kırılan her kalpte masumiyetimizi kaybettik. Yeri geldi kırdık. İşte böyleydi insanoğlu. Kırılırken kırmayıda ihmal etmiyordu. Onarmaya çalışmadı bizi kimse. Parçalarımızı birleştireceğine; daha da parçaladılar. Haketmişmiydik? Hiç bir masumiyet kaybedilmeyi haketmemişti. Masum çocuklardık biz, camlarda bekleyen. Haketmemiştik baştan aşağı acıyla dolmayı. Haketmemiştik içimizde öfke ve kin barındırmayı.
Görmezden gelirken kör, duymazdan gelirken sağır olurdum. Bilmezdim sevmez gibi yaparken sevgisiz olacağımı. Bir ağacın, kuşu benimsemesi gibi sevmiştim her şeyi. En çokta o'nu sevmiştim. Sevmek neydi? Tam bilemedim şimdi, kötü bir şeydi sanırım. Sevmeden sevilmek en kötüsüydü. Sevgiyi pek öğretememişlerdi bana. Çekip gitmekti sevgi. Hayatımdan birer birer çıkanların hepsi beni sevdiğini söyleyenlerdi. "Sevmek gitmekmiş demek ki" derdim.
Sonra büyüdüm. Ben sevdiğim hiç bir şeyden gidemedim. Öğrendim ki sevmek kalmakmış. Gitmeden seviyormuş insan. Gitsede özlüyormuş. Özlemek sevginin en güzel yeri, en masum anıydı. Sevgide masumiyeti bulmak zordu. Herkes sen kadar, ben kadar güzel sevemiyordu. Sevmeyi acı çektirmek diye öğrenip, acı çekmek olarak öğretirdi kimileri. Ben sevmeyi de özlemeyi de tek başıma öğrendim. Acı çekmeyiyse o'nlar öğretmişti. İyi bir öğrenci olmuştum. Acı çekmeyi a'dan z'ye yalayıp yutuvermiştim. Sayfalarca ağlamışlıklarım vardı. Her bir sayfada her bir anıya ayrı ayrı ağlardım. Sonra mı? Sonra susturdular beni. Her bir göz yaşım bir cümle, her hıçkırığım bir satır oldu.
Hepimiz ayrıydık ama acılarımız çoğu zaman aynıydı. Masum çocuklardık biz. Kırılan her kalpte masumiyetimizi kaybettik. Yeri geldi kırdık. İşte böyleydi insanoğlu. Kırılırken kırmayıda ihmal etmiyordu. Onarmaya çalışmadı bizi kimse. Parçalarımızı birleştireceğine; daha da parçaladılar. Haketmişmiydik? Hiç bir masumiyet kaybedilmeyi haketmemişti. Masum çocuklardık biz, camlarda bekleyen. Haketmemiştik baştan aşağı acıyla dolmayı. Haketmemiştik içimizde öfke ve kin barındırmayı.
Mavi kadar.
Hergün yeniden başlıyordum. Eski benliğimden kurtulabilmem için değişmem gerektiğini düşünüyordum, yeni benlikler arıyordum. Dövme yaptırmıştım. Vücudumda bir değişiklik olmuştu, yaralarımın üstü onunla kapatılmıştı. Kapanmasada örtülmüştü belki de. Ne yapayım ölüyordum günden güne, sessizce. Hissettirmezdim kimseye. Erimiyor, şişiyordum. Yaralarım ödem yapmıştı; zamanla geçeceğine büyüyordu. Arkamda bıraktığım sadece günler vardı. Anılar bırakılmıyordu. Ben bıraksamda onlar beni bırakmıyordu.
Bir yaramıda saçımın arasında ki mavi boyalar örtüyordu şimdilerde. Biraz açığa veriyorlardı beni ama özgürlüğün rengiydi bana göre. Özgürlüğün bir rengi olsaydı maviyi seçerdi. Gökyüzü ve deniz seçmişlerdi rengini. Balıklar ve kuşlarda anlamışlardı özgürlüğün mavide olduğunu. Sonu yoktu onların özgürlüğünün. Özgürlüktü mavi, huzurdu. Huzur bulmak istediğimde gökyüzünü seçerdim. Kuşlarda gökyüzünü seçmişti ama bazıları o kadar da şanslı olamamıştı. Kafeslere kapatılıp uçmalarına engel olunmuştu. Kafes altından bile olsa neye yarardı ki uçamadıktan sonra. Bende böyleydim işte. Üstelik kafesim altından da değildi. Olmasında zaten kapısı açık olmadığı sürece ne fayda. Çırpındıkça düşüyordum, bir faydasıda yoktu çırpınışlarımın. Yoruyordu sadece.
Denizi seçseydim ne fayda. O zaman da akvaryuma kapatılırdım. Doğamda vardı bir yerlere kitlenip özgürlüğümün elimden alınması. Seviyordum işte maviyi.
Bir gün birini sevdiğimde mavi kadar olmalıydı. Ne kadar çok sevdiğimi sorduğunda 'mavi' kadar diyebilmeliyim. Onun için saçımdaki bir renktir sadece. Bir tutam saç kadar sanar bilmez gökyüzü kadar, deniz kadar olduğunu. Bilmesinde zaten mavim olsun, uçsuz bucaksız sevdiğim olsun benim. Kalbi mavi olsun kocaman olsun. İstediğim gibi koşayım orda yeri geldiğinde oturayım. İlla bir yere kitleneceksem razıyım oraya kitleneyim.
Bir yaramıda saçımın arasında ki mavi boyalar örtüyordu şimdilerde. Biraz açığa veriyorlardı beni ama özgürlüğün rengiydi bana göre. Özgürlüğün bir rengi olsaydı maviyi seçerdi. Gökyüzü ve deniz seçmişlerdi rengini. Balıklar ve kuşlarda anlamışlardı özgürlüğün mavide olduğunu. Sonu yoktu onların özgürlüğünün. Özgürlüktü mavi, huzurdu. Huzur bulmak istediğimde gökyüzünü seçerdim. Kuşlarda gökyüzünü seçmişti ama bazıları o kadar da şanslı olamamıştı. Kafeslere kapatılıp uçmalarına engel olunmuştu. Kafes altından bile olsa neye yarardı ki uçamadıktan sonra. Bende böyleydim işte. Üstelik kafesim altından da değildi. Olmasında zaten kapısı açık olmadığı sürece ne fayda. Çırpındıkça düşüyordum, bir faydasıda yoktu çırpınışlarımın. Yoruyordu sadece.
Denizi seçseydim ne fayda. O zaman da akvaryuma kapatılırdım. Doğamda vardı bir yerlere kitlenip özgürlüğümün elimden alınması. Seviyordum işte maviyi.
Bir gün birini sevdiğimde mavi kadar olmalıydı. Ne kadar çok sevdiğimi sorduğunda 'mavi' kadar diyebilmeliyim. Onun için saçımdaki bir renktir sadece. Bir tutam saç kadar sanar bilmez gökyüzü kadar, deniz kadar olduğunu. Bilmesinde zaten mavim olsun, uçsuz bucaksız sevdiğim olsun benim. Kalbi mavi olsun kocaman olsun. İstediğim gibi koşayım orda yeri geldiğinde oturayım. İlla bir yere kitleneceksem razıyım oraya kitleneyim.
Seve seve ölüyordu kadın, söve söve öldürüyordu adam.
Acımasızdı hayat, caniydi. Kırıcıydı. En çokta adaletsizdi. En çok istediklerin sahip olamadıklarındı. Hiç bir zaman olamayacaklarındı belki de.
Elindekilerle yetinmeyi bilmelisin diyordu; üsrekli ama gittikçe küçülen adam. O bilmiyordu ama bilemezdi de doyumsuzdu çünkü. Olanla yetinemeyi bilemezdi. Bir eş bir çocuk ve bir aile bile yetemezdi ona. Daha fazlası olmalıydı. Bencildi de biraz. Kendi mutluluğu adına yapmayacağı bir şey yoktu. Huzur istiyordu adam; ama huzuru başka kollarda arıyordu. Sanıyordu bulabilecek ama Her seferinde de tilki misali dönüp geliyordu canını yaktığı o kadına. Aslında güçlü kadındı, zekiydide. Ufak tefekti ama kalbi büsbüyüktü, adamın tam aksine. Ama herkes gibi karşı koyamadığı biri vardı karşısında. Ne yaparsa yapsın geldiğinde kol kanat geriyordu. Bazen sarıp sarmalıyorduda. Dedim ya zekiydi işte ama adamın karşısında sevdiği o masum duyguların saflığına bürünüyordu. Kanıyordu her seferinde. O kocaman adamın küçük kalbine ne yapsa giremiyordu. Zamanında girmiş olsada çıkması pek de zaman almamıştı. Kalbi büsbüyüktü; ikiye bölmüştü bir parçasını çocuğuna, bir parçasınıda o adama adamıştı. Ne yaparsa yapsın geri alamamıştı adamdan.
Adamın kalbine her gün girip çıkanların hadde hesabı yoktu. Çoğu zaman kalbine değil yatağına giriyorlardı. Her seferinde huzuru buldu sanıyordu adam. Gün doğduğunda dank ediyordu 'huzur bu değil' diyordu ama her sabahın gecesinde sandığı huzra koşuyordu. Aradığını bulacağı yer belliydi ama kabullenmiyordu. Canı her yandığında koştu kadına. Suratını ellerinin arasına alarak avutuyordu kadın. Başka tenlerin izlerini silmeye çalışıyordu tüm çabasıyla. Ama ne yapsa nafileydi, yaranamıyordu ki. Kadın canı yandığında koşamıyordu adama. Çünkü canını yakan hep o adamdı. Avutsun istiyordu, saçlarını okşasın iki tatlı söz etsin avunurdu zaten, çok fazla şeyde beklemiyordu. Fazla geliyordu adama; okşayacağı o kadar saç varken vakit ayıramıyordu, bulsada avutmak yerine daha da yakıyordu canını. . Diz çökütüren değil diz çöken olmuştu zamanla.
"Seve seve ölüyordu kadın, söve söve öldürüyordu adam. "
Elindekilerle yetinmeyi bilmelisin diyordu; üsrekli ama gittikçe küçülen adam. O bilmiyordu ama bilemezdi de doyumsuzdu çünkü. Olanla yetinemeyi bilemezdi. Bir eş bir çocuk ve bir aile bile yetemezdi ona. Daha fazlası olmalıydı. Bencildi de biraz. Kendi mutluluğu adına yapmayacağı bir şey yoktu. Huzur istiyordu adam; ama huzuru başka kollarda arıyordu. Sanıyordu bulabilecek ama Her seferinde de tilki misali dönüp geliyordu canını yaktığı o kadına. Aslında güçlü kadındı, zekiydide. Ufak tefekti ama kalbi büsbüyüktü, adamın tam aksine. Ama herkes gibi karşı koyamadığı biri vardı karşısında. Ne yaparsa yapsın geldiğinde kol kanat geriyordu. Bazen sarıp sarmalıyorduda. Dedim ya zekiydi işte ama adamın karşısında sevdiği o masum duyguların saflığına bürünüyordu. Kanıyordu her seferinde. O kocaman adamın küçük kalbine ne yapsa giremiyordu. Zamanında girmiş olsada çıkması pek de zaman almamıştı. Kalbi büsbüyüktü; ikiye bölmüştü bir parçasını çocuğuna, bir parçasınıda o adama adamıştı. Ne yaparsa yapsın geri alamamıştı adamdan.
Adamın kalbine her gün girip çıkanların hadde hesabı yoktu. Çoğu zaman kalbine değil yatağına giriyorlardı. Her seferinde huzuru buldu sanıyordu adam. Gün doğduğunda dank ediyordu 'huzur bu değil' diyordu ama her sabahın gecesinde sandığı huzra koşuyordu. Aradığını bulacağı yer belliydi ama kabullenmiyordu. Canı her yandığında koştu kadına. Suratını ellerinin arasına alarak avutuyordu kadın. Başka tenlerin izlerini silmeye çalışıyordu tüm çabasıyla. Ama ne yapsa nafileydi, yaranamıyordu ki. Kadın canı yandığında koşamıyordu adama. Çünkü canını yakan hep o adamdı. Avutsun istiyordu, saçlarını okşasın iki tatlı söz etsin avunurdu zaten, çok fazla şeyde beklemiyordu. Fazla geliyordu adama; okşayacağı o kadar saç varken vakit ayıramıyordu, bulsada avutmak yerine daha da yakıyordu canını. . Diz çökütüren değil diz çöken olmuştu zamanla.
"Seve seve ölüyordu kadın, söve söve öldürüyordu adam. "
Kaydol:
Yorumlar (Atom)